İçinde Kaybolduğum Yüzyıl

Bana neden daha önce hiç kimse Outlander‘ı önermedi arkadaşlar!? Zaman yolculuğu temasının delicesine hayranı olan ben, bu diziden nasıl mahrum kalmışım!?

Neler neler kaçırmışım meğer! Akıcı hikayesi, sırtını yasladığı mis gibi İskoçya doğası, başrollerin izleyen herkesi cayır cayır yakan kimyası, enteresan dönüm noktaları ve mükemmel müzikleri ile, son dönemlerde başıma gelen en güzel şeylerden bir tanesi Outlander oldu diyebilirim. Şimdiye kadar izlediğim her bölümün çok ciddi etkisi altına girdim. Kızsanız da, üzülseniz de dizi bir şekilde kendisini izletmenin bir yolunu buluyor. Bir şekilde devam ediyorsunuz, tıpkı karakterleri gibi. Dizinin en sevdiğim kısmı hiç bir hikayeyi sündürmüyor olması! Hiç bir şey seyirciyi öldürene kadar uzayıp devam etmiyor. Bu dizi, Sakiş’in deyimiyle “her şeyden tadımlık” gösteriyor. Bir bölümde ortaya çıkan bir sorun takip eden en fazla iki bölüm içerisinde çözülüyor. O kadar çok hızlı ve o kadar çok fazla şey oluyor ki bölümlerin başından sonuna kat edilen mesafeyi şok içinde izliyorsunuz.

“Netflix Party” eklentisi sağolsun, bölümleri kızlarla birlikte izlememiz de diziyi bu kadar sevmeme ve bu kadar eğlenmeme vesile oldu. Bir yandan izleyip diğer yandan yazışırken onların yorumlarını okumak, işin en büyük eğlencesi ahahaha. Kaç yaşıma gelirsem geleyim, dizilerde aynı insanları sevip aynı insanlara sövmenin verdiği keyfi başka hiçbir şeyde bulamayacağım sanırım. Şu an itibariyle 4. sezon 3. bölümü izledik. Bugün belki biraz daha izleriz. Az bölümümüz kaldı, çok yavaş hareket etmeliyiz.

Dizinin yayınlanmış 5 sezonu bulunuyor, bunun 4’ü Netflix’te mevcut. Bu arada bu dizinin bir kitap uyarlaması olduğunu söylemeliyim. Yanlış bilmiyorsam 9 kitap yayımlanmış ve 10. kitap ile seri tamamlanacakmış. Dizi ise 6. ve 7. sezon onaylarını da almış. Takip ettiğim haberlerde gördüğüm kadarıyla başrol oyuncuları dizinin yapım ekibine dahil olmuş. Başroldekiler yapım ekibine dahil olunca o hikayenin sonuna kadar götürmesini iyi biliyorlar. Bu nedenle Outlander da 10 sezonu görür diye düşünüyorum. Zaman zaman bölümlerin hikayesi sinirlerimizi tepemize çıkarsa da tam ihtiyacım olan masal diyarını Outlander ile buldum ben. Ahh İskoçya ahh, sen ne güzel memleketmişsin be!

Dizinin konusundan bahsedecek olursam; İkinci Dünya Savaşı döneminde İngiliz ordusunda bir hemşire olan Claire’in bilmeden yaptığı bir zaman yolculuğu sonrasında 200 yıl geriye gitmesi ve orada yaşadığı maceralar diyerek özetleyebilirim. Daha fazlası için spoiler uyarısındna sonrasını okuyabilirsiniz.

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Burada ilk bölümden daha ayrıntılı bahsedeyim: Claire Randall (Caitriona Balfe), eşi Frank Randall (Lanet olasıca Tobias Menzies) ile İskoçya’da seyahattedir. İkinci Dünya Savaşı yeni bitmiş, eşler daha yeni kavuşmuşlardır. Frank de savaştan dönmüş bir tarihçidir ve Claire ile İskoçya’daki tüm güzel yerleri gezerken, o mekanların büyüleyici tarihini bize de anlatır. Claire ertesi gün buraya yalnız başına döner ve kayalıklardan gelen uğultuları duymaya başlar. Uğultular onu çağırıyordur, Claire merakına yenik düşer ve taşlardan geçerek yaklaşık 200 yıl öncenin İskoçyasına yolculuk eder. Daha ne olduğunu anlamadan saldırıya uğrar. Daha kötüsü ona saldıran kişi Frank’in hayran olduğu atası Black Jack Randall’dır. Aynı yüzü görmenin şokuyla az kalsın Black Jack tarafından tecavüze uğrayacakken MacKenzie klanının erkekleri tarafından kurtarılır. Burada onun hayatını değiştirecek, bizimse fangirllük damarlarımızı yeniden kabartacak Jaime Fraser (Sam Heughan) ile tanışacaktır.

Dizinin en sevdiğim sezonu 1. sezon oldu diyebilirim. Hem İskoçya’nın doğal güzelliklerini çok güzel kullanmışlardı (yani tüm bölüm hiç konuşmadan at sırtında oraya buraya bile gitseler tamam diyecek haldeydim gerçekten) hem de sezonun hikayesi çok güzel kurgulanmıştı. Yukarıda da yazdığım gibi hiçbir konu boşu boşuna uzatılmıyor. Claire ile Jaime’nin arkadaşlık ile başlayan ilişkilerinin tuhaf bir şekilde anlaşmalı bir evlilik yapmalarına uzanması, zamanla gelişen aşkları ve yaklaşan İskoç isyanı ile Claire’in bu isyanın sonucunu bilmesi çok güzel bir şekilde içiçe geçmişti. Her şey birbirine kolaylıkla bağlanıyor ve her konu bir sonrakini doğal bir şekilde doğuruyor.

Claire ile Jaime birbirine aşık olunca her şey güllük gülistanlık olmuyor tabii ki. Her yerden sorunlar üstlerine üstlerine akıyor. Klanın içindeki iktidar savaşı, klanın dışındaki bağımsızlık savaşı, dönemin cehaleti, bağnaz kafalar, kadınların yine adının olmaması gibi sorunlar sürekli olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada da dizinin takdirimi kazandığını söyleyebilirim. Claire önce 1943’te sonra 1743’te canını hiçe sayarak savaşlara gidiyor, insanların hayatlarını kurtarıyor ama yine de her gün kendini yeniden ispatlamak zorunda kalıyor. Yetmiyor, ondan hoşlanmayan insanların kumpasları yüzünden cadı mahkemesine bile çıkarılıyor. Katolikler ve gaza gelmiş halk onun cayır cayır yandığını izlemek istiyor! 1743’ten 1943’e, 3. sezonda 1960larda hatta dizinin dışında günümüzde 2020’ye kadınların hayatında ancak bebek adımlarıyla değişiklikler olması beni çok üzüyor. Kaldı ki bu sadece kadınların hayatında da geçerli değil. 4. sezonda izlediğimiz kısımda 1760ların Amerikasında Afro-Amerikan köleler var. Sırf zengin efendileri istedi diye vahşice avlanıp öldürülüyorlar. 2020’de kölelik adına ne değişti? Belki ismi? Belki uygulaması? Ama sistem kalktı mı sizce? Daha iki gün önce, Amerika’da bir polis memuru şuursuz bir şekilde bir Afro-Amerikan’ı öldürmedi mi?

Şimdi böyle büyük konuları yazdıktan sonra da bu ikilinin aşkı nedeniyle başlarına gelen olayları yazmak da çok içime sinmedi açıkçası. Burada da enteresan dönemeçler var diyebilirim. Jaime bizi yeniden 16 yaşımızda kurmaca karakterlere duyduğumuz aşklara geri döndürdü diyebilirim. Geçmişte Jaime beklemese, geçmişe dönmek çekilecek çile değil diyebilirim. Daha ne diyeyim =) Düşünsenize hiçbir şey yok, bugün yaşadıklarımızın çok daha azı ölmemize neden olabilir. Medeniyet yok. Adamlar yolda yakaladıkları anda üstüne atlıyorlar. Yaşlı genç, kadın erkek, çoluk çocuk demeden herkes birbirini öldürüyor. Olduğum zamandan geleceğe gitmek isterdim ama geçmiş büyük bir hayır benim için.

Dünya her zaman aynıymış. Okuduğum kitapların, izlediğim kurmaca filmlerin ve dizilerin bana ortak gösterdikleri şey bu oldu. Sadece kadına, azınlığa ve kendisi gibi olmayana gösterilen zalimlikten bahsetmiyorum. 3. sezonda Claire tifo salgınıyla uğraşırken de bugün Corona ile uğraşırken duyduğumuz önlemlerin aynısını duyuyoruz. Temiz ol, temiz beslen, insanlara çok yaklaşma. Ya da 2. sezonda İskoçlar devrik krallarını tahta çıkarmaya çalışırken, başlarındaki komutanın korkak ve bomboş biri olması ama ondan 200 yıl sonra adeta bir efsane olarak taraftarlar yaratması ve onları bir arada tutması gibi.

Neyse, depresif moda girmeyeyim şimdi. Dizi övmeye geldim buraya yahu! Hele şunların kostümlerine bakın hele, yaşadıkları o şatolar, verdikleri ziyafetler, dinledikleri müzikler ❤ Her şey gerçekten mükemmel. 2. sezonda bir ara Fransa’da Versaille Sarayına gittiler de, İskoçya hasretinden yataklara düşecektik valla =) Şimdi geldiğimiz yerde, pek çok ayrılığa, olaya ve soruna rağmen Jaime ve Claire hala birlikteler. Yolculuklarına artık Amerika’da devam ediyorlar. Ben de bir gün yeniden İskoçya’nın tepelerinde gezebilmek umuduyla yeni bölümlere geçiyorum. Siz de katılsanıza!

fundaninharikalardiyari.com – © 2020 – Tüm Hakları Saklıdır.

Bir Yorum Bırakabilirsin

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s