“The Place”

– “Tanrıya inanır mısınız?” (Ma lei crede in Dio?)
– “Detaylara inanırım diyelim”. (Diciamo che credo nei dettagli!)

Geçen Cumartesi gecesi, İstanbul İtalyan Kültür Merkezi (Istituto Italiano di Cultura Istanbul)’nin düzenlediği online bir film gösterimine katıldım ve “The Place” filmini izledim. Paolo Genovese tarafından yönetilmiş olan bu filmi gerçekten çok beğendim, filmden gerçekten çok etkilendim. Son yıllarda yeni çekilen filmleri takip ediyorsanız, Genovese’nin ismini bir yerlerde mutlaka duymuşsunuzdur. En bilindik filmlerinden biri olan”Perfetti Sconosciuti” bir çok ülke tarafından uyarlandı. Hatta bizde de Ferzan Özpetek ile Serra Yılmaz “Cebimdeki Yabancı” adıyla uyarladılar. Bildiğim kadarıyla bizim dışımızda İspanyollar ve Fransızlar da bu güzel filmi yeniden çekmekten geri durmadılar.

Neyse, gelelim The Place’e. The Place, her gün her saat aynı restoranın aynı masasında oturan bir adamı ve onu ziyarete gelen kişilerle olan ilişkisini anlatıyor. Kişilerin en derin arzularını bilen bu adam, onlara arzularına kavuşmaları konusunda yol gösteriyor. Tabii bu yolların bedelleri de oluyor. Buradan sonrası spoiler =)

-Buradan sonrası spoiler içerir-

Filmde ana kahramanımız, hep aynı mekanın aynı masasında otururken ya da elinde defteri kalemi çalışırken, onu sürekli olarak birilerinin ziyarete geldiğini görüyoruz. Gelenlerin hepsi dertli, hepsi bir şeyler istiyor. Kocasının, çocuğunun iyileşmesini isteyen de var, görmeyen gözleri görsün isteyen de var, fiziksel özelliklerini değiştirmek isteyen de var, bir modelle tek bir gece geçirmek isteyen de var. Var da var, öyle bir ortam işte! Arzuları yüzünden kendi ayaklarıyla gelenler, bu adamın defterinde yazılı olan görev her ne ise onu alıp gidiyorlar. Görevi değiştirmek yok, farklı bir görev istemek imkansız, adam ne dediyse, defterde ne yazıyorsa o yapılmak zorunda. Adam sadece, bu görevi yaparsan isteğin yerine gelir diyor.

Filmi izleyenlerini o kadar güzel ahlaki ikilemlere sokuyor ki anlatamam! İnsanların arzuladıkları şeylere karşın onlara verilen görevler öyle güzel karşı karşıya geliyor ki! Ancak bir yerden sonra, ortada ikilem yaratacak bir durum da kalmıyor. En azından izleyenler için, yapılması gereken hamle çok açık oluyor. Ama insanların zalimliği asla son bulmuyor. Lucifer dizisinde de en sevdiğim şey bu durumdu. Lucifer, hiçbir şeye karışmıyordu ama insanlar daima onu suçluyorlardı. Günahlarının, hatalarının bedelini sürekli olarak şeytanın üstüne atmak, insanların vicdanını rahatlatıyor ve hayatlarına devam etme gücü veriyor tabii ki.

Filmdeki hikayelerden birine örnek verecek olursak.. Ana karakterimizin yanına, kocası onu çok sevsin, onunla ilgilensin, gözü ondan başka kimseyi görmesin isteyen çok güzel bir kadın geliyor. Adam ona birbirini çok seven bir çifti ayırma görevi veriyor. Kadın çok zorluyor, uğraşıyor ve bu çifti ayırmayı başarıyor. Bu noktadan sonra kadının arzusu gerçekleşiyor. Kocası onun için deli olmaya başlıyor ama bu kez kadın kocasından sıkılıyor. Kadın kaçtıkça kocasının kıskançlığı körükleniyor. Gözü dönüyor, kadına şiddet uygulamaya başlıyor. Burada kadının hikayesi bir başka hikayeye bağlanıyor ama şunu söyleyebilirim ki bu hikaye kadın için hiç de iyi bitmiyor. Bir başka karakter, kendi çocuğu hastalıktan kurtulsun diye bir başkasının çocuğunu öldürmeyi kabul ediyor. Bir başkası, kocası hastalıktan kurtulsun diye, kalabalık bir yerde bomba patlatmayı kabul ediyor. Bir başkası, gözleri görmeye başlasın diye masum bir kadına tecavüz etmeyi kabul ediyor. Evet, ana karakterimiz verdiği görev yerine getirilirse isteklerinin gerçekleşeceğini söylüyor. Ancak hiçbir zaman başka bir ihtimal yok demiyor. Ayrıca dileği gerçekleşen de yukarıdaki kadın karakter gibi bundan pek memnun olmayabiliyor da… Hayatta her zaman yeni seçimler yapma şansımız var, her zaman! Ve tüm seçimlerimizden de kendimiz dışında hiç kimse sorumlu değil. Filmin onlarca mesajından biri de çok net olarak budur.

Filmdeki karakterleri, verdikleri, vermedikleri ve veremedikleri savaşı izlemek o kadar heyecanlıydı ki! Ana karakterimizin dediklerini harfiyen yapanlar, hiç yapmayanlar, son anda cayanlar.. Tüm bu karakterlerin hepsinin tek bir ortak özelliği var. Asla kendilerine bakmadan onu suçlamaları. Tıpkı Lucifer’da olduğu gibi. Tüm yolları karıştıran insanlar, sırf kendi arzularının peşinde koşarken, en basit yolu seçip, yanlarına kalmayacaklarını düşündükleri kötülüklerinin saçarken, kendilerine bir günah keçisi arıyorlar.

Ne olup bittiğini çok da anlatmak istemiyorum çünkü tüm hikayenin içiçe geçtiği çok güzel anlar var. Her repliği ayrı bir Shakespeare oyunundan çıkmış gibi olan bu filmi izlemenizi gerçekten tavsiye ederim. Aşağıya minik bir fragmanını da ekleyeyim de belki öyle kandırırım sizi =)

– “Sen bir canavarsın” (Sei un mostro)
– “Canavarları besliyorum diyelim” (Diciamo che dò da mangiare ai mostri)

fundaninharikalardiyari.com – © 2020– Tüm Hakları Saklıdır.

Bir Yorum Bırakabilirsin

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s